Gazeteci Aykut Küçükkaya, 1 Eylül’de hayatını kaybeden Cumhuriyet’in simge kadın gazetecilerinden Şükran Soner’e veda ediyor. Küçükkaya’nın anlatımıyla Şükran Soner yalnızca usta bir gazeteci değil, aynı zamanda bir abla, yol gösterici ve meslektaşlarına gazeteciliğin ne demek olduğunu hatırlatan bir isimdi.
Yıl: 1990…
Emeğin başkenti Zonguldak’ta sendikaya çıkan tüm yollar dolu… Adım atacak yer yok!..
Genel Maden İşçileri Sendikası (GMİS) Genel Başkanı Şemsi Denizer sendika binasının penceresinden greve çıkmış Karaelmas’a sesleniyor:
“Benimle Ankara’ya, başkente yürümeye var mısınız?”
Onbinlerce maden işçisi, kadınlarıyla, çocuklarıyla hep bir ağızdan yanıt veriyor:
“Varız… Gemileri yaktık geri dönüş yok; ölmek var dönmek yok!..”
* * *
Dünya tarihine geçen maden işçisi grevi, Büyük Ankara Yürüyüşü denilince akla gelen ilk gazeteciydi O!..
Bu satırları kaleme alan ismin “Cumhuriyet’te stajyer muhabirlikten Genel Yayın Yönetmenliği”ne uzanan gazetecilik yolculuğunda ilk onayı veren ABLASIYDI!..
Bana yakın olanlar bilir, bu kez de O’na vedamızda tarihe not düşelim…
1990 yılı benim için de önemli bir yıldı. Üniversiteye başladığım tarihti… Zonguldak grevde; ben İstanbul Üniversitesi gazetecilik bölümündeydim…
O, o yıllarda da Cumhuriyet’in simge kadın gazetecisiydi!.. Gazetesindeki köşesinde memleketimin, emeğin başkentinin sesiydi… İşçinin alınteri onun kaleminde mürekkebe dökülüyor, İstanbul’dan tüm ülkeye yayılıyordu…
Hem Zonguldaklı maden işçisi çocuklarının dayısı, benim de manevi dayım -O hep gerçek dayım sandı- Sabri Cebecik’i hem de maden işçisi babamı tanıyordu. Denizer’in sağ kolu Cebecik’le çok yakın diyaloğu vardı. 1990 sona ermeden Cumhuriyet’te staj yapabilmek için ilk girişimimi kendim yaptım. 17 yaşındaydım… Ve hiç unutmuyorum şu yanıtı aldım:
“Hem yaşın küçük; hem de çocuk gibi görünüyorsun. Biraz büyü, bir kaç yıl sonra yeniden gel…”
Aldığım bu yanıt beni hayal kırıklığına uğratmıştı… Acaba O’nu arasa mıydım?
Arayamadım… Hem yaşımız küçüktü hem de yapımız, bedenimiz!.. Aradan bir kaç yıl geçti… Artık 20 yaşındaydım… Büyüdüğüme kanaat getirdim; artık O’nu arayabilirdim!..

* * *
O’nun “torpiliyle” Cumhuriyet’te staja başladım. Bir aylık stajımın ardından maaş almaya başlayan bir gazeteciydim artık… İlk imzalı haberim 1994’te yayınlandı. O’nun ilk haberinden neredeyse 30 yıl sonra. Ve yaklaşık 30 yıl süren abla-kardeş ilişkisi…
O, Cumhuriyet’in simge kadın gazetecisiydi… Gazete her şeyiydi!.. Gazetenin sahipleri Nadir Nadi ve Berin Nadi’yle yıllar geçirmiş, onların fikirlerini çok iyi özümsemişti. İlhan Selçuk, Uğur Mumcu, Ali Sirmen, Oktay Akbal ve adını sayamadıklarım… Hepsinin arkadaşı, yoldaşıydı… Gazeteyi “aile” yapan en önemli isimlerdendi. O, gazetenin sarsılmaz direğiydi. Evi eski tüfek Cumhuriyetçilerin buluşma noktalarından biriydi. O’nun ağzından o kadar çok anı dinledim ki; bazen onunla birlikte yaşamış gibi olurdum o günleri!..
30 yıla yaklaşan Cumhuriyet dostluğumuzda tahmin ediyorum en çok Miyase İlknur ve O’nunla vakit geçirmişimdir. O da benim gibi her gün gazeteye gelirdi. Tıpkı Miyase abla gibi… 10 yılı bulan yöneticilik dönemimde sabahları uygunsa O’nu evden alırdım, gazeteden çıkışımda hala gazetedeyse O’nu bırakır eve öyle geçerdim. Sabah ve akşam buluşmalarımızda Miyase abla da çoğunlukla bizimle olurdu. İstanbul trafiğinde dedikodunun en güzelini yapardık!..
Gün içinde O’nun odası gazetedeki kaçma yerimdi. Gazetelerle, kitaplarla dolu odasında her gün en az yarım saat kafamı dinlerdim… Bunun için yazı günleri bulunmaz nimetti!.. O, yazısını yazarken ben çayımı içer, odada sessizlik olur, kimse beni orada rahatsız etmezdi… Yazı günleri dışında ise içerideki kavgalar, “Bizans Oyunları”, sancılı yıllar, eski ama çok eski yıllar, anılar…
* * *
O çok güzeldi!..
1946 yılında dönemin Yugoslavya’sına bağlı (bugün Kosova sınırları içinde yer alan) Priştine’de doğan, 1956 yılında 10 yaşındayken ailesiyle birlikte Türkiye’ye göç ederken o diyarın güzelliğini de ülkemize göç ettiren biriydi. O, köklerini hiç unutmadı. Yazdığı eserlerle Tito Yugoslavyası üzerine önemli tanıklıklar ve analizler aktardı.
O’nun güzelliğini anlatan en tatlı anıyı bir dönem Milliyet’te Genel Yayın Yönetmenliği de yapan Cumhuriyet’in yazıişleri müdürlerinden Salim Alpaslan’dan dinlemiştim…
“1965’li yıllar… İstanbul Erkek Lisesi’nde okuyoruz. O’nun gazeteye geleceği saati artık ezberlemiştik. Cağaloğlu’ndaki tarihi Cumhuriyet binasına giderken lisenin bahçesinin önünden geçerdi. O, geçeceği sırada O’nu görmek için okulun kalın demir parmaklıklarına yapışırdık. Islıklar havada uçuşurdu…”
Salim Ağabey’in bu anısını bir kaç kez dost masalarında anlattığım zaman O’nun harika tebessümünü hiç unutamam… Gülmek, tebessüm bir kadına ancak bu kadar yakışabilirdi!..
* * *

O, çok iyi bir gazeteci, çok iyi bir insandı!..
Sahi!.. İyi bir insan olmadan iyi bir gazeteci olunabilir miydi? Asla olunamazdı!.. O, bunun yaşayan, soluk alan bir örneğiydi!..
Cumhuriyet gibi O da maddi zorluklar yaşardı. Ne olursa olsun ne yaşanırsa yaşansın önce Cumhuriyet Gazetesi ayakta kalmalıydı!.. Parayla pulla hiç işi olmadı… Makam ya da mevkiyle de!.. Siyasilerle, işadamlarıyla çok iyi ilişkileri vardı. Ancak gazeteciliğin kırmızı çizgisi “mesafeyi” 60 yıl boyunca korumayı başardı… O’nun hiç eğilip büküldüğünü görmedim!.. Gazeteye gelirken gazetelerle, kitaplarla dolu yüklü çantası bazen onu eğip bükerdi ama O, elinden almak istediğimizde ona bile izin vermezdi…
60 yıllık meslek yaşamında hep emekten, Cumhuriyet’ten yana tavır aldı… Gazetesinde, Türkiye Gazeteciler Sendikası’nda, insan hakları kurumlarında aktif görevlerde bulundu.
1968’li yıllarda Deniz Gezmiş ve yoldaşlarının arkadaşıydı, haberlerini yaptı. 12 Eylül darbe döneminde Barış Derneği davasından ve diğer davalardan hapis yatanların elinde yiyecek dolu torbalarla her hafta ziyaretçisiydi. 1990’lı yıllarda maden işçisinin en büyük destekçisi, Ergenekon kumpasında Silivri’nin ruhunu yansıtan yazıları kaleme alan köşe yazarıydı… Zor zamanlarda, zor yıllarda görev almaktan, söz söylemekten, tavrını koymaktan ve vefa göstermekten hiç geri durmayan bir isimdi…
* * *
O Şükran Soner’di!..
Devrim’in annesi!..
Miyase İlknur’un Şükoş’u!..
Betüş’ün (Betül Berişe) teyzesi…
Benim de bu dünyadaki ikinci ablam!..
2020’den sonraki yıllar benim için fırtınalı yıllardı. Aralık 2021’de yaklaşık 30 yıllık Cumhuriyetli yıllara istifamla son verdim. O, Cumhuriyet’in gerçek sahibi olarak kendi doğrusunu yaptı; ben de O’nun öğrencisi olarak kendim için doğru olanı yaptım. Bu dönem abla-kardeş ilişkisinde bir kırılma noktası oldu. (O dönem ayrı bir yazının konusudur.)
2023 Ocak’ta babamı kaybettim. Zonguldak’ın yiğit maden işçisini son yolcuğuna uğurladıktan sonra Mustafa K. Erdemol ve Burak Tatari’yle İstanbul’a dönüyordum. Sapanca’da telefonum çaldı, arayan Şükran Ablaydı… Uzun bir sohbetin ardından, “Yazımda babanı yazdım. Gazeteyi aldın mı, okuyabildin mi?” diye sordu… Acı hala tazeydi, okuyamamıştım. Sapanca Gölü kıyısında durdum, okumaya başladığımda hüngür hüngür ağladım…
Şükran ablamla annemi yitirmemin ardından da saatlerce konuştuk. Başına gelen tatsız şeyleri anlattı, üzüldüğü her halinden belliydi…
Kötü haber 1 Eylül Dünya Barış Günü’nde geldi. Şükran Soner çok sevdiği gazetesini, okurlarını, ailesini, biricik torununu, ülkesini 80 yaşında bırakıp gitmişti. O günün akşamı Le Monde diplomatique Türkçe’nin gerçekleştirdiği konferansta anısı önünde saygıyla eğildik, O’nu andık…
Kimisi “80 yaş hayata veda için erken bir yaş değil” diyebilir içinden!.. Ama gerçek öyle değil!.. Çok erken bir veda bu!.. Ne boşluğunu doldurabilecek O’nun çapında bir gazeteci var bu ülkede; ne de insani yönünü örnek gösterebilecek…
Evet… Cenazesine gidecek gücü kendimde bulamadım… Bu yazıyla O’na veda ediyorum…
Sevgili Şükran Abla… Eyüp Sultan’da huzurla uyu… Dertleşmek için uğrayacağım… Kim bilir yine ablalık yaparsın, kulağımıza yine fısıldarsın:
“Gazetecilik mesleğinden hiç vazgeçme oğlum!..”




