19 Ağustos 1922 gecesi Ankara’dan sessizce ayrılan bir otomobil, Büyük Taarruzu başlatmak için cepheye giden Mustafa Kemal Paşa’yı taşıyordu. Bu yolculuk üç hafta sonra bir kralı tahtından edecek, birkaç ay sonra da bir padişahın ülkesinden kaçmasına neden olacaktı. Yolculuğun en az top sesleri kadar belirleyici olan bir başka cephesi daha vardı: Haber cephesi.
Mustafa Kemal Paşa’nın cepheye gidişini gizlemek için tezgâhlanan sahte bir çay daveti, savaş boyunca dış dünyayla kesilen haberleşme ve bu karartmanın içinde Ankara, İstanbul ve Atina basınının aynı savaşı üç ayrı gerçeklik gibi anlatması Büyük Taarruz’u sadece bir meydan muharebesi olmaktan çıkarıp aynı zamanda bir bilgi savaşına dönüştürdü.
İşte 26 Ağustos’tan 10 Eylül’e kadar süren o 16 günde, bir zaferin Ankara-İstanbul-Atina hattında gazetelere yansıyan hikâyesi…
Tarih 19 Ağustos 1922. Günlerden cumartesi. Gece yarısına doğru Çankaya Köşkü’nden bir otomobil sessizce çıkıyor. Otomobilin içinde Başkomutan Mustafa Kemal Paşa var. Herkes Paşa’nın Çankaya Köşkü’nde dinlenmeye çekildiğini düşünürken o gizlice cepheye gitmek için Konya’ya doğru yol alıyor. Önceki gün Anadolu Ajansı aracılığıyla 21 Ağustos Pazartesi saat 16.00’da Çankaya Köşkü’nde yabancı ülke temsilcileri/diplomatları için bir çay partisi düzenleneceği duyurulmuş. Böylece gizlice Ankara’dan ayrıldığını üç beş kişi dışında bilen yok. Zaten sonraki gün Paşa’yı soran biri olursa “Biraz rahatsız, dinlenmeye çekildi” diye de köşktekilere bir talimat verilmiş (1).
AMAÇ YUNAN ORDUSUNU HAZIRLIKSIZ YAKALAMAK
Bu gizliliğin ve kandırmacanın bir amacı var: Yunan makamlarını endişelendirmemek. Mustafa Kemal Paşa, 26 Ağustos’taki Büyük Taarruz’u yönetmek üzere Konya-Akşehir’deki karargâhına doğru yola çıkmış olsa da herkes kendisinin hâlâ Ankara’da olduğunu düşünsün istiyor.
O günlerde Yunan Ordusu’nda bir taarruz beklentisi var ama ne zaman, nasıl olacağını tahmin edemiyorlar. Zaten çay partisi daveti bu belirsizliği artırmak, kafaları karıştırmak için uygulanan bir yöntem. Birkaç ay önce Reuters’a demeç verip Mustafa Kemal Paşa’ya karşı küçümser ifadeler kullanan Yunan Ordusu Başkomutanı Hacıanesti’nin karargâhı ise İzmir’de. Paşa, cepheye gidişini, taarruz hazırlıklarını gizlemek dışında Yusuf Kemal Bey’i Paris’e, Fethi Bey’i de Londra’ya göndermiş. Ankara Hükümeti Batı’da sanki barış antlaşması zemini yokluyor görüntüsü veriyor.
SAVAŞ BİTENE KADAR ORDUNUN DIŞ DÜNYAYLA İLİŞKİSİ KESİLDİ
26 Ağustos saat 05.30 sularında sabahın sessizliği 15’lik obüsün gürlemesiyle yırtılıyor. Sonra diğer top ve obüsler ona katılıyor. Büyük Taarruz başlıyor… Gizlilik sayesinde Yunan Ordusu için taarruz tam bir baskın halini alıyor. Ama gizlilik savaş sırasında da uygulanıyor. Başkomutan Mustafa Kemal Paşa daha önce talimat vermiş: Savaş bitene kadar ordunun dış dünyayla bağlantısı kesilecek. Hatta bu karar 25 Ağustos’ta TBMM eliyle resmileştirilmiş bile (2). Cepheyle Ankara arasında bir bilgi akışı var, ama bu karar sonucu, bilgilerin İstanbul’dakiler dahil dış dünyaya sızması engelleniyor. Ayrıca taarruzda Yunan Ordusu’nun kendi içindeki haberleşmesini engellemek için Fahrettin Altay komutasındaki süvari birliklerinin öncelikli hedefleri arasında telgraf hatlarını kesmek de var (2).
İki başkomutandan Mustafa Kemal Paşa, cephede ordusunun başında, Hacıanesti ise cepheden kilometrelerce uzaktaki İzmir’de. Cephedeki durum anbean değişirken, İzmir’den gelecek emri beklemek Yunan kurmaylarına önemli ölçüde zaman kaybettiriyor, emirler birliklere ulaştığında zaten işlevsiz kalıyor. Türk süvarilerinin telgraf hatlarını kesmesiyle de ordu içindeki bu idari kopukluk tam bir felakete dönüşüyor (2).
O sırada Afyon’da savaşan Yunan askeri Hristos A. Spanomanolis, Yunan tarafının yaşadığı çaresizliği günlüğüne şöyle yazıyor: “Artık bir ordu yoktu. Eşgüdüm halindeki askeri birimler olmaktan çıkmıştık. Genel bir kaçış dalgasına kendini kaptırmış bir güruhtan başka bir şey değildik. Piyade, topçular, atsız kalmış süvariler, telgrafçılar hepimiz denize doğru yuvarlanan karmakarışık bir yumaktan başka bir şey değildik.” (3)
TÜRK BASINI DA YUNAN BASINI DA PARÇALI BULUTLU
Bu arada Türk basını da Yunan basını da farklı farklı fikirleri savunan gazetelerden oluşuyor. Ankara’da yayımlanan Anadolu’da Yenigün ve Hakimiyet-i Milliye gazeteleri Kurtuluş Savaşı’na tam destek veriyor. İstanbul basınının bir kısmı (Vakit, İkdâm, Akşam) Kurtuluş Savaşı’nı desteklerken, Mütareke basını olarak nitelendirilen Ali Kemal’in başyazarı olduğu Peyam-ı Sabah ve Alemdar gibi gazeteler padişah Vahdettin ve Müttefikler yanlısı ve mücadeleyi küçük görme eğiliminde (4).

Bu parçalı hal Yunan basını için de geçerli. Politeia, Proini, Skrip gibi gazeteler hükümet yanlısı ve kralcı; aralarında en fanatik olanı ise Proini. Batı Anadolu’yu Yunan yurdu olarak görüyorlar. Patris ile Eleftheron Vima ise Kral Konstantin’i ve onun savaş yönetimini eleştiren Venizelosçu muhalefetin sesi. Rizospastis ne krala ne Venizelos’a yakın, Yunanistan Komünist Partisi’nin yayın organı ve savaşa en başından beri karşı çıkan sol bir gazete (4).
26 Ağustos’ta Büyük Taarruz’un başladığına dair ilk resmi açıklamayı Ankara’da bulunan İcra Vekilleri Heyeti Reisi (Başbakan) Hüseyin Rauf Bey yapıyor: “Bu sabahtan itibaren Garp Cephesinde muharebe başladı.” Ankara’da çıkan Anadolu’da Yenigün ve Hakimiyet-i Milliye gazeteleri ertesi gün hemen bu açıklamayı “Dün sabahtan itibaren bütün cephelerde kahraman ordumuz cani düşmanla çarpışmaya başladı” diye manşetten duyuruyor (5).

Yunan tarafı 27 Ağustos’taki ilk resmi açıklamalarında taarruzu doğruluyorlar ama aniden yakalandıkları bu baskın karşısında cephede yaşanan karmaşayı önemsizleştirmek için taarruzun bir “keşif taarruzu” olduğuna vurgu yapıyorlar. Hükümet yanlısı kralcı Politeia gazetesi 27 Ağustos tarihli sayısında taarruza “Kemal’in önemsiz bir girişimi” derken, muhalif Patris “Kemal dikkat çekmek istiyor, saldırılarına her yerde direnilir ve karşılık verilir” diye yazıyor. Ertesi gün, 28 Ağustos’ta Skrip gazetesi Yunan kamuoyunda panik yaratmamak ve hezimeti gizlemek için “Düşman saldırıları başarıyla püskürtüldü” manşetiyle çıkıyor (4).
İSTANBUL BASINI HABERLERİ GECİKMELİ VEREBİLİYOR
O sırada İstanbul basını sessizlik içinde. Mücadeleye destek veren Vakit, İkdâm gibi yayınların başında bir de sansür belası var. Yazılanlar, İşgal Kuvvetleri’nin görevlileri tarafından didik didik ediliyor. Bir de İstanbul ile Ankara arasındaki haberleşmenin kesilmesiyle, savaşla ilgili haberler gecikmeli geliyor (2). Cepheden doğrudan haber alamayan ama Kurtuluş Savaşı’nı destekleyen gazeteler, Atina ve İstanbul’daki Rumca gazetelerin yayımladığı sansürlü resmi açıklamaların satır aralarından gerçeği okumaya çalışıyor.
Her şeye rağmen Vakit, üç gün sonra, 29 Ağustos’ta ancak “Ordumuz düşmana karşı geniş çaplı bir taarruz hareketine başladı. Milli ordumuzun taarruza geçtiği haberi Yunan çevrelerinde bomba gibi patladı” diye haber verebiliyor (4).
PADİŞAHÇI PEYAM-I SABAH YUNAN RESMİ AĞZIYLA KONUŞUYOR
Padişah yanlısı Peyam-ı Sabah gazetesiyse 28 Ağustos’ta henüz “Dün resmi ve gayrı resmi hiçbir malumat gelmemiştir” diyerek taarruz haberini belirsizlik algısıyla veriyor, hatta Yunan resmi açıklamasının dilini kullanıp taarruzu “keşif taarruzu” olarak nitelendiriyor (4).
Cepheden gönderilen ikinci haber Afyon’un alınmasıyla ilgili. Savaş alanından Ankara’ya 27 Ağustos akşamı giden bilgi, “Afyonkarahisar düşmandan geri alındı” şeklinde. Bu haber Ankara’da büyük bir sevinç yaratıyor, halk TBMM önünde toplanıp tezahürat yapıyor. Ertesi gün Hakimiyet-i Milliye ve Anadolu’da Yenigün “Kahraman ordumuz Afyonkarahisar’ı geri aldı” manşetleriyle çıkıyor (5). Yunan resmi açıklaması ise “Düşmanın ağır saldırıları karşısında Afyon’un tahliyesini emrettik, kuvvetlerimiz batıya doğru çekiliyor” şeklinde.
İstanbul basınına bu haber de gecikmeli gidiyor. 29 Ağustos’ta Vakit ilk kez Afyon’dan söz edebiliyor ama ellerindeki bilgiyi teyit edemedikleri için hâlâ temkinli “Kuvvetlerimiz şehrin yanındaki düşman mevziini işgal etmiştir” yazıyor. Ancak 31 Ağustos’ta Yunan kuvvetlerinde panik başladığını anlatıp, “Kahraman ordumuz” diyerek Afyon’un geri alındığını okurlarına müjdeliyor (4). Padişahçı Peyam-ı Sabah da aynı gün 31 Ağustos’ta Afyon’un alınmasını Türk Ordusunun resmi açıklamasını aynen yayımlayarak duyuruyor.
Aynı günlerde Atina basını cephedeki çöküşü gizlemeye çalışıyor: 30 Ağustos’ta Patris “Savaşın sonucunu henüz bilmiyoruz, sonuç hâlâ belirsizliğini koruyor” derken, Proini “Tanrı Yunanistan’dan yanadır” diye yazıyor (4).
30 AĞUSTOS ZAFERİ: VATAN GELİYOR
Mustafa Kemal Paşa 30 Ağustos’ta Başkomutanlık Meydan Muharebesi’nin kazanıldığını ve Büyük Taarruz’un başarıyla sona erdiğini, 31 Ağustos’ta Rauf Bey’e çektiği telgrafta bildiriyor. Ankara bayram yerine dönüyor. 31 Ağustos tarihinde Hakimiyet-i Milliye gazetesi “Vatan geliyor” manşetiyle bu zaferi duyuruyor (5).
Zafer kazanılmış olsa da dağılan Yunan Ordusu geri çekilirken her yeri yakıp yıkıyor. Bu bilinçli bir strateji aslında: Yunan Ordusu kaybedilen toprağı kullanılmaz halde bırakmak niyetinde. Bu durum zafer müjdesini gölgeliyor. 31 Ağustos’ta Uşak ateşe veriliyor, Türk Ordusu şehri kurtardığında bin 800 ev ve dükkân, 16 cami küle dönmüş, yaklaşık 200 kişi de yanarak can vermiş halde bulunuyor (6). Dönemin bir İngiliz raporu bunu şöyle özetliyor: “Geri çekilirken Yunan Ordusu vahim mezalimde bulunmuştu. Geçtiği her yerde kırsal bölgeler harap edildi.” (7)


1 Eylül’de Başkomutan Mustafa Kemal Paşa o ünlü emrini veriyor: “Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri!” İstanbul’daki İkdâm gazetesi ertesi gün “Şehrimizde Tezahürat-ı Diniye ve Milliye” manşetiyle çıkıyor, kazanılan zaferlerin ardından İstanbul halkının camilere koşarak yaptığı zafer dualarını ve coşkusunu haberleştiriyor. Padişah yanlısı Peyam-ı Sabah ise Büyük Taarruz’un başarısı karşısında ne yapacağını bilemez halde, o günlerde “Yunanlılar ateşkes anlaşması için İngiltere’nin aracılık etmesini rica etti” manşetiyle çıkıyor. Gazete, Müttefikler’in müdahalesini öne çıkarıyor ve Ankara’nın askeri başarısının diplomatik bir ateşkesle frenlenebileceğini okuruna anlatıyor.
İSTANBUL’DAKİ FISILTI GAZETESİ: MUSTAFA KEMAL ESİR DÜŞTÜ
Batı Anadolu’nun orta yerindeki savaşın nasıl cereyan ettiğini, geç gelen haberler yüzünden, İstanbul’daki basın ve kamuoyu da, Atina’daki Yunan hükümeti de bir türlü tam olarak kavrayamıyor. Bunun en çarpıcı örneği Falih Rıfkı Atay’ın yaşadıkları. Atay, İstanbul’da vapurda yolculuk ederken karşısında oturan Rumlardan Mustafa Kemal’in Uşak’ta esir düştüğünü duyuyor. O gece uyuyamıyor. Sabah ilk işi Hilal-i Ahmer’e gitmek oluyor. Gelen bir bilgi kırıntısıyla keyfi yerine geliyor. Çünkü esir alınan Mustafa Kemal değil. Yunan başkomutanı Trikopis. Türk Ordusu Yunan Ordusu’nun kendi arasındaki haberleşmeyi öyle kesmiş ki savaş başlarken 1. Kolordu Komutanlığı görevinde olan Trikopis, başkomutan olarak atandığını esir alındıktan sonra huzuruna çıkarılan Mustafa Kemal’den öğreniyor (8).
İşin ilginç tarafı da şu: Ordusunun başındaki Başkomutan Mustafa Kemal Paşa cephede 30 Ağustos’ta zafer ilan etmesine rağmen, o günlerde Yunan Başkomutan Hacıanesti, Atina’dan gelen bakanlarla İzmir’de görüşüp savunma planlarını anlatıyor. Yunan hükümeti başkomutandan memnun değil, eylülün ilk günlerinde onu görevden alıp yerine Trikopis’i atamaya karar veriyor. Ama Yunan hükümeti Trikopis’in o sırada esir düştüğünü bile bilmiyor. Atina, yeni atadıkları başkomutanının Türkler tarafından esir alındığını 5 Eylül’de öğreniyor (12).
Falih Rıfkı’nın vapurda yaşadığı şaşkınlık, zaferin kesinleşmesiyle birlikte işgal altındaki İstanbul’daki başka aydınlarda da farklı biçimlerde kendini gösteriyor. Kurtuluş Savaşı’na o güne dek hep muhalif kalan Refik Halit Karay, Büyük Taarruz’un yarattığı sarsıcı coşkuyla bir anda kendini kaybediyor. Aydede’de yazdığı yazıda kendisini Uşak tepelerinde elinde mavzerle çarpışan bir nefer gibi hayal ediyor: “Aman Allah’ım, bu ne hâldir…” sözleriyle Kurtuluş Savaşı’na karşı olan muhalif tutumunda bir U dönüşü yapıyor (9).
ATİNA BASINI GERÇEĞİ KABULLENMİYOR: DÜŞMAN HÜSRANA UĞRAYACAK
Atina basınındaysa artık yenilgi şokuyla gerçeği kabullenmeme ve çarpıtma hâli yaşanıyor. 31 Ağustos’ta Politeia hâlâ “Düşman hüsrana uğrayacaktır” manşetini atarken, savaş karşıtı olan solcu gazete Rizospastis’in ilk sayfasındaki bütün haberler sansürlendiği için gazete o gün ilk sayfası tamamen boş olarak yayımlanıyor. Aynı günlerde (2 Eylül) Patris, kendi ordusunun Uşak’a doğru can havliyle kaçışını halkın coğrafya bilgisizliğinden faydalanarak “Uşak ordumuz tarafından alındı” manşetiyle bir başarı öyküsü gibi sunuyor (4).
Batı Anadolu’daki savaşla ilgili gizlilik kararı 4 Eylül’de kaldırılıyor (2). Hem İstanbul basını hem de dünya, savaşın gidişatıyla ilgili bilgileri o günden sonra daha sağlıklı biçimde alabiliyor. Aynı gün, Atina’da Patris gazetesi artık yenilgiyi kabul ediyor: “Tanrı Yunanistan’a yardım etsin” manşetiyle hükümetin savaş gerçeklerini halktan sistemli biçimde gizlediğini yazıyor (4).
Türk Ordusu, Yunan kuvvetlerini kesintisiz kovalıyor. 6 Eylül’de Patris bir öfkeyle “Cehenneme gidin” başlığıyla çıkıyor, görevden alınan başkomutan Hacıanesti’yi “Akli dengesi yerinde olmayan bir insan” diye nitelendirip hükümeti “Biz Kemal tarafından değil, suçlu ve aciz politikacılar yüzünden yenildik” diye suçluyor. 8 Eylül’de ise yenilgi artık inkâr edilemez hale geliyor: Aynı gazete “Yunanistan’ın cenaze töreni” manşetiyle Yunan Ordusu’nun yaşadığı çöküşü ilan ediyor (4).
Ve tarih 9 Eylül. Sabahın erken saatleri… Türk süvarileri iki ayrı koldan İzmir’e doğru ilerliyor. Mürsel Paşa komutasındaki 1. Süvari Tümeni Bornova üzerinden, Ahmet Zeki Soydemir komutasındaki 2. Süvari Tümeni ise Mersinli üzerinden şehre giriyor. Süvariler, Hükümet Konağı’nın gönderine Türk bayrağını çekiyor. Bu sırada limandaki Fransız harp gemisinden karaya çıkan bir Fransız subayı, Mürsel Paşa’nın bir emri veya ricası olup olmadığını soruyor. Mürsel Paşa, bu subaydan İzmir’e girdiklerinin telsiz vasıtasıyla Ankara’ya bildirilmesini rica ediyor. İzmir’in kurtuluş müjdesi, Ankara’ya bu telsiz mesajı aracılığıyla ulaştırılıyor (4). Aynı gün, kralcı Proini hâlâ çöküşü kabullenmiyor; yenilgiyi “kaza” diye nitelendiriyor, haberlerinde “Halkımız kazalarla kaybetmez” yazıyor (4).
‘ELHAMDÜLİLLAH İZMİR’E KAVUŞTUK’
Ertesi gün, 10 Eylül’de ise Başkomutan Mustafa Kemal Paşa İzmir’e giriyor. İzmir’in kurtuluşunu Ankara’daki Hâkimiyet-i Milliye gazetesi 10 Eylül’de “Süvarilerimiz Cumartesi günü öğleden evvel 10.30’da İzmir’e girmişlerdir. İzmirliler bu suretle Yunan kâbusundan kurtulmuşlardır” diye duyuruyor. İstanbul’daki Akşam gazetesinin manşetiyse: “Elhamdülillah İzmir’e kavuştuk” oluyor. Tevhid-i Efkâr, “Cenab-ı Hakka şükürler olsun: Şanlı ordumuz dün İzmir’i kurtardı” diye yazıyor. Vakit ise en uzun ve en duygusal anlatımı sunuyor: “Üç buçuk seneye yakın bir zamandan beri beklediğimiz mesud gün nihayet hulûl etti: İzmir anavatana kavuştu” diye manşet atıyor (11). Atina’da ise Eleftheron Vima gazetesi artık gerçeği kabul ediyor ve “Türk Ordusu dün İzmir’e girdi ve şehri ele geçirdi” manşetiyle çıkıyor.

BİR TAARRUZ VE ÜLKELERİNDEN KAÇAN İKİ HÜKÜMDAR
İzmir’in yeniden Türklerin eline geçmesi, Yunanistan’da rejimin çöküşünü tetikliyor. 11 Eylül’de ordu ve donanmadaki subaylar bir Devrim Komitesi kuruyor; Albay Plastiras Sakız’da, Albay Gonatas Midilli’de birliklerin başına geçiyor. 27 Eylül’de Kral Konstantin tahtından feragat ediyor, yerine oğlu II. Georgios geçiyor. Konstantin kısa süre sonra da bindiği bir gemiyle İtalya’ya kaçıyor. Böylece Yunan basınının birkaç hafta önce “önemsiz bir girişim” diye küçümsedikleri Büyük Taarruz, çok kısa sürede koca bir tahtı deviriyor.
Sadece Kral Konstantin tahtından olmuyor. Mustafa Kemal Paşa Kurtuluş Savaşı’nı örgütleyip cephede ordusunun başında savaşan bir lider olarak Türkiye’nin önderi oluyor. Bu mücadeleye hiçbir zaman destek vermeyen, Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları hakkında idam kararı çıkartan, Kuvâ-yı Milliye’ye karşı İngilizlerle birlik olup Kuvâ-yı İnzibatiye’yi kurduran padişah Vahdettin de 17 Kasım 1922’de İngilizlere sığınıp HMS Malaya adlı İngiliz zırhlısıyla İstanbul’u terk ediyor. Böylece bir taarruz iki hükümdarı hem tahtından hem de yerinden yurdundan ediyor.
BU YAZI İÇİN YARARLANILAN KAYNAKLAR
- Uğurlu, Nurer (Haz.), ‘30 Ağustos Hatıraları’. Anı derlemesi: Salih Bozok, Cevat Abbas Gürer, Muzaffer Kılıç’ın anıları.
- Üçüncü, Uğur, Türk Kamuoyunda Büyük Taarruz, Altınpost Yayıncılık, Ankara, 2012.
- Spanomanolis, Hristos A, ‘Türklerin Esirleri: Ağustos 1922 – Ağustos 1923’, Mavridis, Atina, 1956.
- ‘100. Yılında Büyük Taarruz ve Başkomutan Meydan Muharebesi’, Cilt-III, Afyonkarahisar: Afyon Kocatepe Üniversitesi Yayınları, 2023. Özellikle şu bölümlerden yararlanılmıştır: Gül Çakır, ‘Başkomutan Meydan Muharebesi Öncesi ve Sonrasında Türk Basınına Yansıyan Yunan Menşeli Haberler’; Çiğdem Kılıçoğlu Cihangir, ‘Yunan Basınında Büyük Taarruz ve Türk Zaferi’; Kemal Özden, ‘Paris Şark Konferansı’ndan Büyük Taarruz’a Uzanan Sürecin Alman Basınına Yansıması.’
- Yaman, Ahmet Emin, ‘Kurtuluş Savaşı Basınında Büyük Zafer’ Tarih Araştırmaları Dergisi, C.19, S.30, 1998.
- Bilgi, Nejdet, ‘1922 Manisa Büyük Yangını: Harîk-i Hâil’, Manisa Celal Bayar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, C.20, Özel Sayı, 2022.
- Satan, Ali (Der.), ‘İngiliz Yıllık Raporlarında Türkiye’ 1922, çev. A. Angı, İstanbul: Tarihçi Kitabevi, 2011.
- Atay, Falih Rıfkı, ‘Mustafa Kemal’in Mütareke Defteri’, İstanbul, 1999.
- Ünal, Yenal, ‘Aydede Dergisinin İzinden, Refik Halit Karay’ın Kaleminden Büyük Taarruzdan Mudanya Mütarekesine Geçen Sürecin Analizi’ Mudanya Mütarekesi’nin 100. Yılı Uluslararası Sempozyumu Bildiriler Kitabı, 2023.
- Atatürk, Mustafa Kemal, ‘Nutuk’, Türk Tarih Kurumu, Ankara.
- Erol Şahin, Ayşegül Nihan – Erdoğan, Muhammed. ‘Büyük Taarruz ve İstanbul Basınına Yansımaları’ (Akşam, Tevhid-i Efkâr ve Vakit Gazeteleri Örnekleri)’, Türk Dünyası Yolunda Bir Ömür: Prof. Dr. Mehmet Şahingöz’e Armağan, Berikan Yayınevi, Ankara, 2022.
- ‘Historical Observations: The Last Days of The Asia Minor Campaign and the Subsequent Trial for Treason’ The National Herald, 2023.





