Fotoğrafçı Mustafa Seven, Londra’da açılacak “Nasip” sergisinde İstanbul sokaklarında yıllar boyunca yakaladığı rastlantısal karşılaşmaları bir araya getiriyor. Seven ile foto muhabirliğinden sokak fotoğrafçılığına uzanan yolculuğunu, “haberci gözü”nün kadrajına etkisini ve bir fotoğrafın haber ile sanat arasındaki sınırı nasıl aşabildiğini konuştuk.
İstanbul sokaklarında birbiriyle hiç ilgisi yokmuş gibi görünen hayatlar bazen birkaç saniyeliğine aynı kadraja düşüyor: Birbirinden habersiz yan yana duran yabancılar, kalabalığın içinde aynı yöne bakanlar, bir kıyıda bekleyen farklı kültürden insanların arka planında akıp giden şehir… Fotoğrafçı Mustafa Seven’in “Nasip” isimli sergisi bu kısa karşılaşmaların ve rastlantıların izini sürüyor.
30 yılı aşkın bir süredir fotoğraf çeken Seven’in İstanbul arşivinden seçtiği fotoğraflar, büyük olaylardan çok belki de birkaç saniye sonra tamamen ortadan kaybolacak ilişkilerdeki hikâyelere odaklanıyor. Fotoğrafçı gündelik hayatın olağan akışı içinde çoğu zaman fark edilmeyen ya da fark edilse bile önemsenmeyen anları durduruyor.
Ancak “Nasip”i sadece bir sokak fotoğrafçılığı sergisi olarak okumak, hikâyenin önemli bir bölümünü eksik bırakır. Çünkü Seven’in fotoğrafçı kimliğinin arkasında uzun yıllara dayanan bir foto muhabirliği deneyimi var.
Kalabalığın içindeki asıl hikâyeyi koklamak, merak duygusu, bir olayın nereye evrileceğini sezebilmek ve bazen birkaç saniyelik bir anın bir daha asla geri gelmeyeceğini bilerek doğru anda deklanşöre basmak… Haber fotoğrafçılığının kazandırdığı refleksler “Nasip”te bambaşka bir karşılık buluyor. Bir zamanlar haberin peşinde koşan göz, uzun zamandır daha sessiz ve sıradan anlarda da hikâye arıyor. Üstelik Seven, foto muhabirliğiyle sokak fotoğrafçılığını birbirinden tamamen ayrı iki alan olarak görmüyor. Ona göre ikisinin temelinde de hayatı gözlemlemek, insanı anlamaya çalışmak ve gerçekleşmekte olan bir şeyin içinde doğru anı fark etmek var.
Mustafa Seven ile “Nasip” vesilesiyle Journo okurları için serginin yanı sıra foto muhabirliğinden sokak fotoğrafçılığına uzanan hikâyesini, “haberci gözü”nün bugün kadrajına nasıl yansıdığını ve bir fotoğrafın haber ve sanat arasındaki sınırları nasıl aşabildiğini konuştuk.

FOTOĞRAFLARIM DA BENİMLE BİRLİKTE DEĞİŞTİ
“Nasip” nasıl ortaya çıktı? Bu sergide bir araya getirdiğiniz fotoğrafların ortak bir hikâyesi ya da sizi onları yan yana getirmeye iten bir duygu var mıydı? Bir sokak fotoğrafçısının kadrajına giren ‘o an’ ne zaman bir “tesadüf”, ne zaman bir “nasip”tir?
Aslında NASİP, baştan tasarlanmış bir proje olarak ortaya çıkmadı. Tam tersine, yıllar boyunca İstanbul sokaklarında çektiğim fotoğraflar arasında kurulan ortak bağdan çıktı. Otuz yılı aşkın süredir sokakta fotoğraf çekiyorum ve bu süre boyunca karşıma çıkan küçük anları, insanları, bakışları, tuhaflıkları, bazen de birkaç saniye sonra tamamen yok olacak ilişkileri fotoğrafladım.
Bütün bu fotoğrafların arasında görünmez bir bağ var. Çünkü ben ne isem, fotoğraflarım da o. Yıllar içerisinde ben değişip dönüştükçe, hayatta durduğum yer değiştikçe, fotoğraflarım da benimle birlikte değişiyor. Sözünü ettiğim görünmez bağ tam olarak bu.
Bu fotoğrafların hiçbiri önceden planlanmış değildi. İnsanları bir araya getiren, ışığı oraya düşüren, benim tam o sırada o sokaktan geçmemi sağlayan bir senaryo yoktu. Ama bütün bunların aynı anda gerçekleşmesi de fotoğrafın ortaya çıkması için yeterli değil. Çünkü o anın orada olduğunu fark etmeniz gerekiyor.
Ben “nasip” kelimesini biraz da bu yüzden seviyorum. Kelimenin kaderci anlamından çok, karşılaşmaya açık olma hâliyle ilgileniyorum. Sokakta her şey tesadüf olabilir; ama her tesadüf fotoğraf olmaz. Fotoğrafçı o karmaşanın içinden bir şeyi görür, onun diğer şeylerden farklı olduğunu hisseder ve o küçücük zaman aralığında karar verir.
Belki tesadüf ile nasip arasındaki farkı da burada kurabilirim: Tesadüf, milyonlarca olasılığın içinden bazı şeylerin bir an için yan yana gelmesidir. Nasip ise bütün bu olasılıkların kesiştiği o anda benim de kameramla orada olmam, bunu fark etmem ve ona cevap verebilmemdir.
İstanbul elbette bütün bu karşılaşmaların gerçekleştiği yer, ama fotoğraflarda beni asıl ilgilendiren şey insanların birbirleriyle, şehirle ve bazen farkında bile olmadan benimle kurdukları o birkaç saniyelik ilişkiler.

Serginin küratörü Dr. Nilay İşlek, “Bir karşılaşmanın gerçekleşmesi rastlantı olabilir ama onu fark etmek başka bir şeydir,” diyor. Bakmak ve görmek arasındaki ayrım, serginin yaklaşımını da oluşturuyor. Bu bakış açısıyla İstanbul sokaklarında yakaladığınız bu “karşılaşma” anları, sergide nasıl bir anlatıya dönüşüyor?
Bakmakla görmek arasında gerçekten büyük bir fark olduğuna inanıyorum. Hepimiz gün boyunca binlerce şeye bakıyoruz. Sokakta yürüyoruz, insanların yanından geçiyoruz, ışık değişiyor, birileri bir şey yapıyor. Bunların büyük bölümünü aslında görmeden geçiyoruz.
Fotoğrafçılık bana biraz da görmeyi öğretti. Daha doğrusu, çevremde olup bitene karşı sürekli açık olmayı. Sokakta fotoğraf çekerken yalnızca ilginç bir insan ya da güzel bir ışık aramıyorum. İnsanların birbirleriyle kurdukları ilişkilere, beden dillerine, birbirlerinden habersiz insanların bir anlığına oluşturdukları birlikteliklere bakıyorum. Bazen iki insanın bakışı, bazen bir el hareketi, bazen arka plandaki küçücük bir ayrıntı bütün fotoğrafın anlamını değiştirebiliyor.
Bunun zaman içinde gelişen bir refleks olduğunu düşünüyorum. Otuz yıldır sokakta fotoğraf çekince bazı şeyleri düşünerek değil, neredeyse sezgisel olarak fark etmeye başlıyorsunuz. Ama bunun hâlâ merakla çok güçlü bir ilişkisi var. Merakınızı kaybettiğiniz anda sokak da size kendini göstermemeye başlıyor.
Sergide bu karşılaşmaları kronolojik bir İstanbul hikâyesi anlatmak için bir araya getirmedik. Fotoğraflar farklı yıllardan, farklı semtlerden, farklı hayatların içinden geliyor. Yan yana geldiklerinde ise aralarında yeni ilişkiler oluşuyor. Bir fotoğraftaki bakış başka bir fotoğraftaki insanla konuşmaya, bir hareket başka bir karede devam etmeye başlıyor.
Dolayısıyla sergideki anlatı doğrusal değil. Daha çok İstanbul sokaklarında yürümeye benziyor. Bir köşeyi dönüyorsunuz ve neyle karşılaşacağınızı bilmiyorsunuz. Bence NASİP’in ruhu da tam olarak burada.

İSTANBUL’A BAKARKEN İNSANI BULMAK
“Nasip” Londra’da sergilenecek. İstanbul’a ait karelerin başka bir kültürün izleyicisiyle buluşacak olması size ne düşündürüyor? Sergi Londra gibi kozmopolit bir kentte nasıl bir karşılık bulacak sizce? Farklı bir kültür sizce İstanbul’da ne bulabilir?
Bu serginin Londra’da gerçekleşmesi benim için özellikle heyecan verici. Çünkü fotoğrafların tamamı İstanbul’da çekilmiş olsa da Nasip’i yalnızca İstanbul hakkında bir sergi olarak görmüyorum. İstanbul bu hikâyelerin coğrafyası, ama fotoğrafların asıl konusu insan. Birbirini bekleyen insanlar, yan yana yürüyen yabancılar, çocuklar, yaşlılar, kalabalığın içinde yalnız kalanlar, birbirine bakan ya da birbirinin farkında bile olmayan insanlar… Bunların hiçbirinin anlaşılması için İstanbul’u tanımak gerekmiyor. Bunlar dünyanın hemen her şehrinde karşılaşabileceğimiz insan hâlleri.
Bu nedenle Londra’daki izleyicinin fotoğraflarda yalnızca egzotik ya da kendisine uzak bir İstanbul görmesini istemem. Tam tersine, hiç tanımadığı bir şehirde kendisine tanıdık gelen bir şey bulması benim için çok daha ilginç.
Londra da İstanbul gibi çok katmanlı, çok kültürlü ve sürekli insan akışının olduğu bir şehir. Dünyanın farklı yerlerinden gelen insanlar burada aynı kaldırımları, metroları, parkları ve gündelik hayatı paylaşıyor. Bu açıdan iki şehir arasında görünmez bir akrabalık olduğunu düşünüyorum. Belki Londra’daki bir izleyici İstanbul’u hiç görmemiş olacak ama fotoğraftaki bir bakışı, bir yalnızlığı, bir komikliği ya da iki yabancı arasındaki o birkaç saniyelik ilişkiyi tanıyacak. Fotoğrafın kültürler arasında kurabildiği en güçlü bağın da bu olduğunu düşünüyorum. İstanbul’a bakarken sonunda yine insanı buluyoruz.
Yıllardır İstanbul’u fotoğraflıyorsunuz. İstanbul hâlâ sizi şaşırtıyor mu? Şehrin yıllar içindeki değişimi sizin İstanbul’la kurduğunuz o ilk günkü ilişkiyi de dönüştürdü mü?
İstanbul beni hâlâ şaşırtıyor. Zaten şaşırtmamaya başladığı gün muhtemelen onu fotoğraflamayı bırakmam gerekir.
Ama benim İstanbul’la ilişkim elbette otuz yıl önceki gibi değil. Hem şehir değişti hem ben değiştim. İstanbul çok hızlı dönüşen, bazı şeyleri acımasızca yok eden bir şehir. Mahalleler, insanlar, alışkanlıklar, dükkânlar, sokakta yaşama biçimleri değişiyor. Bazen yıllardır bildiğiniz bir yere gidiyorsunuz ve hafızanızdaki şehirle karşınızdaki şehir birbirine hiç benzemiyor.
Bu durum fotoğraflarıma da yansıyor. İlk yıllarda sanırım şehri keşfetmeye çalışan biriydim. Bugün ise biraz daha onun değişimine tanıklık eden biri olduğumu düşünüyorum.
Ama İstanbul’un değişmeyen bir tarafı da var: İnsanın öngörülemezliği. Şehir ne kadar dönüşürse dönüşsün, sokağa çıktığınızda hayat hâlâ kontrol edemeyeceğiniz biçimde akıyor. Bir vapur iskelesinde, bir kahvede, bir ara sokakta hiç beklemediğiniz bir şeyle karşılaşabiliyorsunuz. Beni hâlâ sokağa çıkaran şey de bu ihtimal.
Belki İstanbul’la ilişkim zaman içinde romantik olmaktan biraz çıktı. Onu daha iyi tanıyorum, kusurlarını daha fazla görüyorum, bazı değişimlerine kızıyorum. Ama bütün bunlara rağmen merakım devam ediyor. Otuz yıldır aynı şehri fotoğraflayıp hâlâ ertesi gün sokağa çıktığınızda yeni bir şey görebiliyorsanız, o şehirle ilişkiniz henüz bitmemiş demektir.
Bir de bütün bunların yanında, bir foto muhabiri ve belgesel fotoğrafçısı olarak yaşadığım şehre karşı bir sorumluluğum olduğunu düşünüyorum. İstanbul bu kadar hızlı değişip dönüşürken onu kayıt altına almak, bugünün görsel belgelerini geleceğe bırakmak benim için fotoğrafçılığın önemli bir parçası.
Belki bu da benim İstanbul’a olan borcumu ödeme biçimim.

SOKAKTAN ÇOK ŞEY ÖĞRENDİM
Uzun yıllar foto muhabirliği yaptınız. Haber fotoğrafçılığından sokak fotoğrafçılığına geçerken bakışınızda ne değişti? Gazetecilikten gelen haberci gözünüz, sokakta deklanşöre basarken size nasıl bir avantaj veya refleks kazandırıyor? Ya da tersten bakarsak, haberci tarafınızı sınırlamanız gerektiği zamanlar oluyor mu?
Ben aslında foto muhabirliğiyle sokak fotoğrafçılığını birbirinden tamamen ayrı iki alan olarak görmüyorum. İkisinin temelinde de hayatı gözlemlemek, insanı anlamaya çalışmak ve gerçekleşmekte olan bir şeyin içinde doğru anı fark etmek var. Foto muhabirliği bana çok önemli refleksler kazandırdı. Hızlı karar vermeyi, bir olayın içindeki esas durumu ayırt etmeyi, insan davranışlarını okumayı, birkaç saniye sonra ne olabileceğini sezebilmeyi öğrendim. Haber takip ederken bazen bir anı kaçırırsınız ve bir daha asla gerçekleşmez. Sokakta da durum çok farklı değil.
Ama aralarında önemli bir fark var. Haber fotoğrafında çoğu zaman neyi anlatmanız gerektiğini biliyorsunuz. Bir olay vardır, bir bağlam vardır ve sizin o gerçeği mümkün olduğunca açık biçimde aktarmanız gerekir. Sokakta ise çoğu zaman ne aradığınızı bilmiyorsunuz. Ben bunu çok seviyorum. Evden çıktığımda bugün hangi fotoğrafı çekeceğimi bilmiyorum. Nasip diyorum. Sokak bana bir şey öneriyor, ben de ona cevap vermeye çalışıyorum.
Gazetecilikten gelen tarafımı sınırlamam gereken yer de sanırım burası. Her fotoğrafın bir olayı açıklaması, bir bilgi vermesi ya da “haber değeri” taşıması gerekmiyor. Bazen fotoğrafın cevaptan çok soru üretmesine izin vermek gerekiyor. Foto muhabirliği bana hızlı karar vermeyi ve hayatın içindeki anlamlı anı fark etmeyi öğretti. Sokak fotoğrafçılığı ise bazen anlamı hemen açıklamamak gerektiğini öğretti.
ZAMANA DİRENEBİLEN KARE GÜÇLÜDÜR
Bir fotoğrafı haber olmaktan çıkarıp sanat eserine dönüştüren şey nedir? Haber fotoğrafçılığında yakalanan bir “an” ile sokak fotoğrafçılığındaki “o an” arasındaki çizgi nerede başlıyor?
Bu çizginin kesin olduğunu düşünmüyorum. Hatta fotoğraf tarihindeki en güçlü görüntülerin bir kısmı tam olarak bu sınırın üzerinde duruyor. Bir fotoğraf hem belge olabilir hem haber olabilir hem de yıllar sonra bütün bağlamından bağımsız biçimde güçlü bir görsel eser olarak yaşamaya devam edebilir. Bence temel fark, fotoğrafın yalnızca gösterdiği olayla mı var olduğu, yoksa o olayın ötesine geçebilecek başka katmanlar taşıyıp taşımadığıyla ilgili.
Bir haber fotoğrafına baktığımızda çoğu zaman önce “Ne oldu?” diye sorarız. Nerede oldu, kim var, neden oldu? Fotoğraf bizi bir bilgiye ve bağlama götürür. Sokak fotoğrafında ise bazen “Burada ne oluyor?” sorusu fotoğrafın içinde kalabilir. Her şey açıklanmak zorunda değildir. Fotoğraf bize bir ilişki, duygu, gerilim, mizah ya da belirsizlik bırakabilir.
Ama bir fotoğrafı sanat yapan şeyin yalnızca estetik olduğunu da düşünmüyorum. Güzel ışık, güçlü kompozisyon ya da doğru zamanlama tek başına yeterli değil. Fotoğrafın ilk bakışın ötesinde bir şey taşıması gerekiyor. İzleyicinin kendi deneyimini, hafızasını ya da sorularını fotoğrafın içine getirebileceği bir alan bırakması gerekiyor.
Benim için güçlü fotoğraf biraz da zamana direnebilen fotoğraftır. Çekildiği günün bilgisini taşıyabilir ama yıllar sonra başka bir insan ona baktığında hâlâ bir şey hissedebiliyor, yeni bir anlam kurabiliyorsa, fotoğraf artık yalnızca o ana ait değildir. Belki haber ile sanat arasındaki çizgi de tam olarak orada bulanıklaşmaya başlıyor.
Bugün herkesin cebinde çok iyi bir kamera var ve herkes sürekli fotoğraf çekiyor. Böyle bir çağda, tek bir karenin “durup baktırma” gücü hâlâ var mı?
Bence var. Hatta belki bugün buna her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var. Bugün dünyada tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar çok fotoğraf üretiliyor. Hepimizin cebinde çok iyi kameralar var ve gün boyunca yüzlerce, bazen binlerce görüntünün içinden geçiyoruz. İlk bakışta bu durum tek bir fotoğrafın değerini azaltıyormuş gibi görünebilir. Ben tam tersini düşünüyorum. Çünkü fotoğraf çekebilmekle fotoğraf görmek aynı şey değil.
Teknolojinin demokratikleşmesini çok değerli buluyorum. Daha fazla insanın fotoğraf çekmesi, kendi hayatını, çevresini, ailesini, yaşadığı dönemi kaydetmesi inanılmaz büyük bir görsel hafıza oluşturuyor. Bunun kötü bir şey olduğunu düşünmek bana biraz anlamsız geliyor. Fotoğraf birkaç kişinin elindeki ayrıcalıklı bir araç olmaktan çıktı.
Ama görüntü miktarı arttıkça güçlü fotoğrafın sorumluluğu da değişiyor. Artık teknik olarak iyi bir fotoğraf üretmek eskisi kadar zor değil. Asıl mesele, bütün o görüntü gürültüsünün içinde başka bir insanı birkaç saniyeliğine durdurabilecek bir şey söyleyebilmek. Bence güçlü bir fotoğraf hâlâ bunu yapıyor. Parmağınız ekranda sürekli yukarı doğru hareket ederken, bir görüntünün önünde bir anda duruyorsunuz. Bazen neden durduğunuzu bile hemen bilmiyorsunuz. Benim için fotoğrafın gücü tam olarak orada başlıyor.
Milyarlarca görüntünün üretildiği bir dünyada tek bir fotoğraf hâlâ sizi durdurabiliyorsa, fotoğrafın gücünü kaybettiğini söylemek pek mümkün değil. Belki tam tersine, durdurabilen fotoğraf artık daha da kıymetli.

‘MERAK YAKLAŞTIRIR, YAKLAŞINCA GÖRMEYE BAŞLARSINIZ’
Bugün sahada haber takibi yapan genç gazetecilere vereceğiniz en temel tavsiye ne olur?
Her şeyden önce meraklarını kaybetmemelerini söylerdim. Gazetecilikte teknik bilgi elbette önemli. Fotoğrafı, kamerayı, ışığı bilmek gerekiyor. Ama bunların hepsi öğrenilebilir. Bence asıl zor olan, dünyaya karşı merakınızı ve insanlara karşı ilginizi korumak. Bir de kamerayı elinde tutan kişi olarak bir sorumluluğunuz olduğunun farkında olmak.
Sahaya yalnızca çekmeniz gereken fotoğrafı çekmek için gitmeyin. Etrafınıza bakın. İnsanlarla konuşun. Dinleyin. Olayın yalnızca önünüzde gerçekleşen kısmıyla değil, kenarında kalanlarla da ilgilenin. Bazen asıl hikâye herkesin kamerayı çevirdiği yerde değil, birkaç metre yanında gerçekleşir.
Bir başka önemli şey de insanı hiçbir zaman yalnızca “fotoğrafın malzemesi” olarak görmemek. Özellikle haber fotoğrafçılığında karşınızdaki insan bazen hayatının en zor, en kırılgan anlarından birini yaşıyor olabilir. İyi bir fotoğraf çekme arzusu, o insana karşı taşıdığınız sorumluluğun önüne geçmemeli.
Ve mümkün olduğunca çok fotoğrafa bakmalarını öneririm. Sadece bugünün popüler fotoğraflarına değil; fotoğraf tarihine, gazetecilik tarihine, sinemaya, resme, edebiyata… Çünkü görsel dil yalnızca kamerayla öğrenilmiyor. Ama bütün bunların başında hâlâ aynı şey var: Merak. Merak ediyorsanız yaklaşırsınız. Yaklaşırsanız görmeye başlarsınız. Görmeye başladığınızda da hikâyeyi başkalarının geçip gittiği yerde bulabilirsiniz.

*“Nasip – İstanbul’da Rastlantısal Karşılaşmalar” sergisinde sokaklar, meydanlar, vapurlar ve kıyılar yalnızca şehrin fonu olarak değil, farklı insanların ve hikâyelerin karşılaştığı kamusal alanlar olarak ele alınıyor. Serginin adını aldığı “nasip” kelimesinin İngilizcede tam bir karşılığının bulunmaması da serginin kavramsal dünyasının önemli parçalarından biri. Kelime; rastlantı, zamanlama, karşılaşma ve insanın kontrolü dışında gelişen koşullarla kurduğu ilişkiyi aynı anda taşıyor. Bu nedenle serginin adı Londra’da da Türkçe haliyle korunuyor. 12-26 Eylül 2026 tarihleri arasında Londra’daki Versus Arts Gallery’de gerçekleşecek sergi, Dr. Nilay İşlek küratörlüğünde düzenleniyor. Serginin sponsorları Londonist DMC, Impervia Group, AdresEdu ve Dilara Arslan.




