Almanya, basın özgürlüğü endeksinde üst sıralarda. Ancak DW’nin yabancı dil servislerinde küçülmeye gitmesi; kamu yayıncısı WDR’nin aralarında Türkçenin de olduğu çok dilli radyo yayını Cosmo’nun kapatılmasına karar vermesi dikkatleri göçmen kökenli ve mülteci gazetecilere çekiyor:
“Almanya’da her üç mülteci gazeteciden biri işsiz”
Almanya ARD (WDR, NDR, SWR vb.), ZDF, Deutschlandradio ve Deutsche Welle gibi güçlü kamu yayın kuruluşları, Die Welt, Süddeutsche Zeitung ve taz’ın da (Die Tageszeitung) aralarında bulunduğu çok sayıda nitelikli günlük gazeteleri ve de dpa (Deutsche Presse-Agentur) haber ajansıyla küresel medya endüstrisi içinde önemli bir yere sahip. Ancak göçmen ve mülteci gazeteciler bu parlak tablonun içinde aynı şartlarda değil…
Uluslararası basın kuruluşu Deutsche Welle, 2026 bütçesinden 21 milyon euro tasarrufa gideceğini açıkladı. Tasarruf planı kapsamında Yunanca yayınlara son verildi. Dari lehçesi ve Peştuca ile Afrika için Portekizce yayın yapan servislerde “küçülmeye” gidildi. Rusça yayınlanan hiciv programı “Zapovednik” ve “Eco Africa” gibi bazı programların da sonlandırılmasına karar verildi.
Ardından ARD’nin çatısı altında faaliyetlerini sürdüren Westdeutscher Rundfunk’ın (WDR), aralarında Türkçenin de olduğu birçok dilde yayın yapan Cosmo radyosunu 2027 yılında kapatma kararı aldı.
Tüm bunlar göçmen ve mülteci sorunlarının duyulması ve bu toplulukların içindeki gazetecilerin medyadaki temsiline ilişkin zaten var olan endişeleri büyüttü.
Aralarında gazeteci Can Dündar, DW Türkçe Yayınlar Sorumlusu Erkan Arıkan, yönetmen Fatih Akın ve iklim aktivisti Luisa Neubauer’in de bulunduğu çok sayıda isim ile 500’ü aşkın kuruluş “Save Cosmo” kampanyasına destek vererek karara itiraz etti. Halen devam eden kampanya kapsamında şu ana kadar yaklaşık 100 bin civarı imza toplandı.
İmza kampanyası kapsamında yayımlanan açık mektupta ARD’den; programın kapatılması yerine, ülke çapında yayın yapan güçlü bir ARD iş birliği platformuna dönüştürülmesi, çok platformlu bir medya hizmeti olarak geliştirilmesi ve göçmen toplumunun ARD’nin uzun vadeli yayın politikaları ve kurumsal stratejisindeki yerinin net bir şekilde ortaya konulması talep edildi.
Ayrıca ARD’nin göç kökenli nüfusa hangi ölçüde ulaştığını ve bunu hangi yöntemlerle ölçtüğünü kamuoyuna duyurması istendi.
Medyadaki çok kültürlülüğü, çeşitliliği ve göçmen gazetecilerin haklarını savunan, sivil toplum kuruluşu ve gazeteci ağı Neue deutsche Medienmacher:innen (NdM) tarafından 2020 yılında yayımlanan “Viel Wille, kein Weg (İrade Çok, Yol Yok)” başlıklı raporda 122 büyük medya kuruluşundaki 126 genel yayın yönetmeni arasında göçmen kökenlilerin oranının yaklaşık yüzde 6 civarı olduğu belirtildi.
Aynı raporda Almanya’nın en büyük göçmen gruplarını oluşturan Türkiye, Polonya veya Rusya kökenli hiçbir gazetecinin ana akım medyada genel yayın yönetmeni koltuğunda yer almadığı da ifade edildi.
HER ÜÇ MÜLTECİ GAZETECİDEN BİRİ İŞSİZ
Salzburg Üniversitesi’nden Prof. Dr. Hanan Badr tarafından Körber Vakfı için hazırlanan ve 2024 yılında “Almanya’da Sürgündeki Gazeteci Toplulukları” başlığı ile yayınlanan araştırma raporunda yer alan verilere göre ise Almanya’da sürgünde olan her üç mülteci gazeteciden biri tamamen işsiz ve aktif iş arayışında.
NaDiRa VE KITT-Kollektiv’in RAPORLARINDA IRKÇILIK
Alman Entegrasyon ve Göç Araştırmaları Merkezi (DeZIM) çatısı altında faaliyetlerini sürdüren Ulusal Ayrımcılık ve Irkçılık Monitörü (NaDiRa) tarafından hazırlanan çalışmada Almanya’da 2015 yılında yaşanan mülteci krizi sonrası göçmen kökenli ve mülteci gazetecilerin ırkçılıkla karşı karşıya kaldıklarına dikkat çekiliyor:
“Grup tartışmalarında araştırmaya katılanlar hem açık hem de örtük ya da gizli bir şekilde ırkçılığı anlattılar. Köken ve görünüş, en belirgin ayrımcılık kategorileri olarak algılanıyor. Dört dışlama mekanizması özellikle önemli: Dil, erişim, maddi ve sembolik kaynaklar.”
Almanya’da gazetecilik endüstrisindeki yapısal sorunları, ayrımcılığı ve ırkçılığı görünür kılmak için faaliyetlerini sürdüren bağımsız bir gazeteci kolektifi olan KITT-Kollektiv’in, Almanya’da yayımlanan saygın medya ihtisas dergisi olan Medium Magazin ortaklığıyla Haziran 2026’da yayınladığı “Yazı İşlerinde Irkçılık” başlıklı çalışmada göçmen/etnik azınlık kökenli olarak tanımlanan gazetecilerin büyük bir çoğunluğunun ırkçılığa maruz kaldığı vurgulandı:
“Gazetecilikte daha fazla çeşitlilik mi? Pek çok haber redaksiyonu bunu bir ilke olarak benimsiyor. Ancak, 200’e yakın renkli tenli, göçmen ve mülteci geçmişi olan gazetecilerle yapılan bir araştırma şunu ortaya koyuyor: Ankete katılanların yüzde 90’ı gazetecilik çalışmaları sırasında ırkçılıkla karşı karşıya kalmış.”
Bu sebepten dolayı medya kuruluşlarının ve örgütlerinin, özellikle renkli tenli, göçmen ve mülteci geçmişi olan gazeteci adaylarına hitap etmeyi amaçlayan programlar hayata geçirdiğini belirten KITT-Kollektiv, Almanya’nın göçmen kökenli ve mülteci gazeteciler için kalıcı ve güvenli çalışma ortamları yaratmakta yetersiz kaldığını ifade etti.
ENTEGRASYON SORUNU VE YAPISAL PROBLEMLER
Ayrıca Almanya’da ana akım medya kuruluşlarında çalışan gazeteciler arasında mülteci olanların oranına dair resmi ve spesifik bir bilgi yok. Ancak Almanya Federal Dışişleri Bakanlığı ve Federal Hükümet Kültür ve Medya Temsilciliği ortaklığı ile kurulmuş resmi ana destek programı Hannah Arendt İnisiyatifi tarafından Rusya, İran, Belarus ve Afganistan gibi totaliter rejimlerden Almanya’ya kaçan ve Ukrayna gibi ülkelerde savaş tehdidi altında mesleki faaliyetlerini yürüten mülteci gazetecilere acil koruma, burs, eğitim konusunda altyapı desteği sağlanıyor.
Almanya’nın resmi tanıtım ve bilgi portalı deutschland.de’de paylaşılan bilgilere göre Hannah Arendt İnisiyatifi’ni destekleyen organizasyonlar arasında Deutsche Welle’nin uluslararası medya geliştirme merkezi DW Akademisi’nin yanı sıra muhabirlik eğitimi ile ileri eğitimi ve sürgünde muhabirlik için Avrupa fonu bulunuyor.
Ancak resmî kurumların, inisiyatif ortakları ve sivil toplum kuruluşlarının raporlarında belgelenen bilgilere göre de Almanya, dünyanın farklı bölgelerinden gelen tehdit altındaki gazeteciler için küresel alanda en kapsamlı kurumsal koruma ağlarından birine sahip olsa bile bu bireyler Alman gazetecilik endüstrisine kalıcı olarak entegre olmaları konusunda çok ciddi yapısal sorunlarla karşı karşıya. Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) tarafından hazırlanan raporlarda Almanca dil yeterliliği olmayan sürgündeki gazetecilerin Alman ana akım medyasında kadrolu veya freelance iş bulmasının zorluklarına da değiniliyor.
Gazeteci Stefanie Schoene, göçmen kökenli ve mülteci gazetecilerin olmadığı bir toplumda bazı kesimlerin temsilinin medya ortamında eksik kalacağına dikkat çekerek şunları söylüyor:
“Hem göçmen hem de yerli halk için değerli içerikler üreten Cosmo radyo istasyonunun kapanma tehdidi, gerçekten büyük bir öfke dalgasına yol açtı. Cosmo, istasyonun günlük 250 bin dinleyiciye ulaşmasına rağmen ki Cosmo’nun da bağlı olduğu diğer kamu yayıncılarına kıyasla bu rakam çok yüksek değil, yine de ilgi olduğunu gösteriyor. Ancak günlük dinleyici sayısı için bu yine de önemli bir rakam.
Bununla birlikte, diğer kamu yayıncıları da toplumun tamamını yansıtıyor. Bu onların görevi ve göçmen aileler de dahil olmak üzere herkes bunun için ayda 18 euro ödüyor; bu da esasen bir televizyon lisans ücretine denk geliyor. Cosmo’nun ana yayın kuruluşu ARD’nin, Cosmo’yu göçmen kanalından gençlik kanalına dönüştürme kararına yönelik tepkiler, her şeyden önce toplumun her kesiminde Yugoslav, Türk, İtalyan, Arap ve Rus kökenli meslektaşlarımıza yönelik dayanışmanın ne kadar büyük olduğunu gösteriyor.”
Aileleri göçmen ve mülteci olan, üniversite diplomasına sahip, çok iyi Almanca dil becerilerine sahip gazetecilerin, medya ortamının ayrılmaz bir parçası olması gerektiğine inandığını belirten Schoene, şunları ekliyor:
“Göçmen ve mülteci gazetecilerin dijital medya aracılığıyla başarılı olabileceğine inanıyorum. Özellikle son zamanlarda Almanya’ya gelenler arasında, Türk medya profesyonelleri ve haber yapımcıları dahil olmak üzere birçok örnek görüyorum. Yani bu formatlara bir talep, bir pazar var. Tehlike, Alman medya pazarına entegrasyonları açısından da muhtemelen bu nişlerde sıkışıp kalmalarında yatıyor. Ancak belki de burada Almanca konuşarak sosyalleşmiş olan çocukları, Alman medya pazarını alt üst edecek ve başarılı olacaklardır.”


